Evlerimiz

Evlerimiz, huzur bulduğumuz yegâne güzel mekân. Çoluk çocukla, dede neneyle, ana babayla alemin harcı şenlik diyarı ama harcıalem, alelade bir yuva değil. Ebeveyn (ana baba) ve aile büyükleri eşliğinde, hayat eğitim alanı. Bacasından huzur tüten kutlu sığınak. Nefes aldığımız ciğerimiz, gözümüz, gönlümüz, her şeyimiz. Otantik kimliğimizle bire bir ahenkli, uyumlu, bizi biz yapan ten elbisemiz. Biz kim isek, evlerimiz de bizi tarif eden müsemma değil mi?

Her rengi, her deseni ile kendi kimliğimizi taşır. Tavanı, duvarı, kapısı ve penceresi ile bizi yansıtan bir bütünlük. Bu bütünlük ile bütünleşen insan ve mekân. Sadece yaşamak için değil, ömür geçireceğimiz ev, mesken, ikametgâh olarak süslenmiş olması en büyük temenni. İç dünyamızı sevgiyle buluşturan, sevinçle kanatlandıran rengarenk ebem kuşağı, gök kuşağı.

Müstakil evlerimiz vardı, bahçeli. Adımımızı dışarı attığımız vakit gökyüzünü gördüğümüz, gerinerek semayı içtiğimiz, tertemiz havasını ciğerlerimize çektiğimiz, toprak ile ayağımızı buluşturduğumuz, negatif enerjilerimizi boşalttığımız ve pozitif olan ne varsa hepsini birden depoladığımız kutsi câ, cay-gâh, mahal. Dünyevi karargâh, ebediyet yolunun ışıklı güzergahı.

Çeşmesi, helası dışarıda dahi olsa, çimmek için kara kazanda su kaynasa, küçücük banyosuna hortumla su taşınsa, yine hepsine razıyım. Ayakkabımı dışarıda bıraksam, ceketimi duvardaki çiviye assam, mutfakta dolap yerine tahta terek olsa, kapı girişinde vestiyer olmasa ne çıkar Allah aşkına. Her yokluk mağduriyet ifade etmez, insana bazen artı değerler de katar.

Evlerimizi çevreleyen taş duvarlar, bir sınırı teşkil ediyordu ama insanları ayırmıyordu. Duvar üzerinden, “Komşu Hû” seslerine aşina idik. Hâl hatır, selam kelam faslı devamlı yaşanırdı. Muhabbet sohbet eksik olmazdı bahçe kenarlarında. Bahçe ikramları; meyve ve sebze ile renk katardı günlük münasebetlere, insani ilişkilere. Tebessüm çiçeği her alanda boy verirdi.

Akşamları bahçeye kurduğumuz yer sofrası, tadına doyum olmaz zevkleri yaşatırdı. Bulgur pilavı, sulu patates, çoban salata ve bir de açma el yufkası vardı ki tadı damaktan gitmez bir lezzet. Ha, bir de kuru soğan varsa, işte o da ayrı bir zenginlikti. Soğanın cücüğünü ailenin en küçüğü yerdi, ödül olarak. Bu dünya zengindi, müreffehti ve manevi yönüyle doluydu. Her şey para pul, mal mülk, esvap ipek şal değildi, zaten olamazdı, kimse de istemezdi.

Yer soframız ayrı bir hikâye konusu ama özet olarak aile saadetimizin resmi gibiydi. Herkes sığardı çevresine, herkese yer vardı yanında yöresinde. Bereketin adresiydi. Bütün yüreklerin ısındığı, gönüllerin dem aldığı, azdan doyanın çok olduğu, çoktan da şımarmayan insanların var olduğu öylesine mübarek yerdi. Nimetlerin çoğaldığı, huzurun da hüznün de paylaşıldığı bir gönül memleketiydi nakışlı sinili sofralarımız.

Kış mevsiminde gürül gürül kuzine sobamız yanardı. Üstünde koca bir güğüm durur, bütün sıcak su ihtiyacı oradan karşılanırdı. Ihlamur, kuşburnu ve sımsıcak tavşan kanı demli çay eksik olmazdı. Sobanın borusuna takılan çamaşır askılığı, elbiselerimizi ve çamaşırlarımızı kuruturdu. Etrafına dizilir, yakın olmanın samimi havasında babamın anlattığı “Bey Börek” masalını dinlerdik, yanık sesi eşliğinde. Bu güzel öyküler, bize bizi sevdirmiştir.

Anamın iki tane gül ağacı vardı. Onlardan gül reçeli yapardı. En âlâ tatlı, onun yerini asla tutamazdı. Öyle lezzetle, neşeyle yenirdi ki her derde şifa olurdu. Bahçesindeki çeşmenin tek musluğunda ne çok eğlence yapardık; her beraber su dövüşü oynardık. Güle oynaya, kahkaha eşliğinde zevkine doyum olmaz harika dakikalar yaşardık. Saat gün, günler ay kadar uzundu.

Bayram günleri ayrı bir hava olurdu evlerimizde. Lahuti, ilahi bir atmosfer her yeri sarardı. İçimize işleyen bu duygu seli, dört bir yanımızı kucaklardı. Bu güzel his, her yere yayılır, kokusu her gönle sinerdi. İnsanı her taraftan kuşatan sıcak ortam, tesirini günlerce sürdürürdü. Gönülden gönle, dilden dile devam eden içten sohbetler, bütün evleri etkisi altına alırdı. Her insan coşkun bir sel gibi, günlerce birbirinin tertemiz yüreğine akardı.

Bu insani ilişkilerin buudu, boyutu öylesine büyüktü ki düşmanlıkları, kırgınlıkları kökünden kuruturdu. Yeni dikilen yemyeşil fidan gönül suyu ile sulanır, taze filiz, devasa bir ağaç olur, herkese gölgesini ikram ederdi. Nekes, pinti, panıs, bahil, cimri, eli sıkı kimse olmazdı bu çevrede. Herkes içindeki tükenmez zenginliğini cemi cümleye kalbi bir huzurla ve hürmetle meccanen, bedava takdim ederdi. Edebi erkanı elden bırakmadan, doyasıya hayat yaşanırdı evlerimizde. Kapılarımız sürgülü değildi, dışarıdan kapının diline basılınca hemen açılırdı.

“Kentsel Dönüşüm” diye ucube kavram ürettiler ve o güzelim mahallelerin hepsini yok ettiler, viraneye çevirdiler. Muhteşem müstakil evlerin olduğu mahalleleri kente çevirdiler lakin şehir yapamadılar. Kent, şehir gibi planlı programlı inşa edilmiş mekânı ifade etmiyor. Kent, kaba saba binalar topluluğu. Şehir ise, duyarlı gönüller ve aklı yeter meslek erbabının katkıları ile hayata geçirilmiş, caddesi, sokağı ve bütün yönleriyle tezyin edilmiş, süslenmiş bir dünya.

Modern, asri bir hayat tarzı ile hepimiz, apartman dairelerine hapsedildik, tıklım tıkış. Modern hapishaneler tarzında yaptığımız, üst üste bindirilmiş harika! evler bizi hiç mutlu etmedi. Üst ranzaya çıkar gibi merdiven tırmandığımız apartman katları, birbirimizin tepesine çöken yuvarlak tepsi gibi çın çın ötüp durmakta, huzur vermemektedir. Her ihtiyacımızı kapıyı açmadan giderebilsek de bu yaşam tarzı insanımıza haz vermedi. Istırap yükümüzü her geçen gün arttırdı. Hayatımızın temeli madde olunca, ruh kökümüz de kurumaya yüz tuttu.

Koskoca lüks binalar, şaşaalı, debdebeli, gösterişli apartman dairelerini sevmiyorum, isteyen varsa hepsi onun olsun. Bana, kara toprakla haşır neşir olduğum, bahçesindeki leylak ağacının altında çayımı yudumladığım, toprak damlı, penceresi demir çerçeveli, kapıları işlemeli ahşap gürgen, firenk kilidiyle kilitlenen eski müstakil evimi verin. Yeni apartmanlar, taze süitler, lüks rezidanslar teselli etmiyor beni. Şu an bu gibi yerlerde yaşasak da hiç memnun değilim.

Şimdi her şeyimiz var, çok da zenginiz fakat mesut değiliz. Evlerimiz üç beş odalı ancak sahte süslerle süslü bir mahpushane. Gönül evimizin odaları bomboş, bütün misafirler uzak diyarlara göç eylemiş. Ev sahibi sarhoş, mihmandar kayıp, mihman ortalarda yok. Buyur etsek bile, hiç kimse kulak kesilmiyor, selam vermiyor, bir Allah’ın kuluna ulaşamıyoruz. Ne kadar maddi yönden refah içinde olursak olalım mutlu değiliz artık. Bu şartlar içinde gönül huzuru bulmak da hiçbir zaman mümkün olmuyor, olmayacak da.

Evimize el girdi gönlümüzde hep ağyar

Ne kadim ahbap uğrar ne de beklenilen dost

Şu dertli yüreğimin kendine hiç hayrı yok

Tek fiskeyle çatlayan bütün mekân harabe

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Faik Kumru - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hürkuş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hürkuş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Hürkuş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Hürkuş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.