Şiirsel bir hakikat

"Hızırla Kırk Saat" adlı bir şiiri vardı Sezai Karakoç'un. Ülke ve Diriliş şairinin..
 Bu şiirin,  yaşadığımız zamanın sosyolojik gerçeklerini ele alış tarzı bir hayli dikkatimi çekmişti.
 Adeta zihni bin yıllık bir tefekkürle dolmuş gibi şahsi iç aleminden dış aleme, nahif bir sitemle bir analiz yapıyordu.

Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Diye başlıyordu şiirine. Yeşil sarık araştırdığım kadarıyla Hz. Peygamberin soyundan gelen yani seyyidleri veya âlimleri simgeliyordu.
Burda hem bir sitemle hem de şaşkınlıkla  başlıyordu şair. Sitemi aslında yeşil sarıklılara değil kendine olan bir sitemdi. Çünkü öğretenler ilmi ortaya koymuştu. Ben niye öğrenmedim veya unuttum diye aslında kendine bir sitemle başlıyordu. Veya rivayetlerde geçtiği gibi bu asrın şaşkınlık veren dehşetinden bir sualle başlıyordu.
Peki devamında ne diyordu;

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Okurken tüyleriniz ürperdi değil mi? Sanki bugünleri anlatıyor gibi bir sosyolojik  analiz yapmış.
Bizler hayatın tozpembe gideceği ve bu dansın devam edeceği hayaliyle yaşarken, araya giren jilet kesikleri gibi lezzetlerin kesilmesi... Bana niye öğretmediniz derken aslında niye unuttun ey gâfil nefsim demeye çalışıyordu.

Kadının üstün olduğu derken anladığımız iki mânâ çıkıyor. Birisi bu kapitalist asırda özgürlük, üstünlük, hakkını koruma kılıfları altında  bir meta, bir reklam malzemesi haline getirilen kadının, zâhiren üstün olduğu ama mutlu olamadığını görüyoruz.
Diğer mânâ ise kadının kadın olduğundan dolayı yani cinsiyeti değil annelik vasfından dolayı üstün olmasıdır. 
Bir kadın erkek gibi toplum içine girebilir, çalışabilir, bir yerlere gelebilir. 
Ancak bir erkek bir kadın gibi ne çocuk doğurabilir ne de yetiştirebilir.
1930'larda bir kadın milletvekili vardı. Meclise hitaben şöyle konuşmuştu:  
"Kadınlar toplumda okusun çalışsın ama bir gün anne olacaklarını unutmasınlar."   
 Evet toplumları ıslah ve ihya edecek insanlar bir annenin kucağında yetişip tâliminden geçiyor. Anne olmazsa  toplum da olmaz, olsa da bozuk olur.
Bu zamanda kadınlara bu hakiki üstünlük gösteren paha biçilemez vasfı unutturulduğu için cinsiyet ırkçılığı yapan kapitalist insan müsveddelerine inandırılıp, üstünlüğü onların istediği gibi anlayıp uygulatmışlar. Sonuç, kimse mutlu olamıyor.

Şiirin devamında;

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz

cümleleriyle bir başka yaraya değiniyor. Siyasetten uzak durmanın en elzem olduğu ve bir partiye veya şahsa fanatik olmanın en tehlikeli olduğu bir asırdayız.
 Tok olan açın halinden ne anlar misali karnı tok sırtı pek bir hükümdar halkı ne denli anlayabilir?
Veya sırf hakimiyet için davasını unutup, alakasız hatta muhalif olduğu güruhlarla bir araya gelen hükümdar ne kadar samimi olabilir?

Unuttuk evet unuttuk. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah'ın olduğunu unuttuk. Hatta üstelik reddedip halkındır dedik ve başımıza bitmeyen belâlar açtık...
Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.

İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini
nasıl sileceğimi öğretmediniz

Ay'a uzaya çıktık ama yerde kalabalıkların arasında can verdik. Onca gözün önünde kimse görmeden..

İbrahim aleyhisselam başlattı putları kırmayı. Ben de içimdeki ene putundan ego putundan başladım kırdım parçaladım. Ama o putların zihnimde kalbimde açtığı yaraların silsem de izi kalacağını göremedim bilemedim. Diyordu ya Bediüzzaman, "Binaenaleyh cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme.''
Çünkü kalbin kasavetinden(kararmasından) bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur."

Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini

Burda da değinecek çok şey var ama bir şeye değinsek kafidir. Hani ürettiği mahsulünü domatesini, soğanını, buğdayını siyasete alet edip gözümüzün önünde derelere, arazilere, çöplere döken o karun üreticiler var ya.  Karun da öyleydi. Çünkü ben kendi ilmimle kazandım diyordu. Bunlar da ben kendi emeğimle kazandım diye başkalarının da hakkı olan o nimetleri israfata çöplere attılar..
Zira kelimeler kifayetsiz bu zulme. Milletin nefret nazarı ve azabı ilahi kafidir onlara..

Şiir bitti mânâ bitmedi.. İşte o yüzden hep denir ya şiir akıldan kalpten değil ruhtan gelir. O da ilhamdan rahmeti Rahmandan gelir.
Hak yolunda ilimle irfanla yaşayan Sezai Karakoç 2021'de aramızdan ayrıldı. 
O, yeşil sarıklıların yanına gitti bizse kaldık bu dünyanın fötr şapkalı Firavunlarıyla Karun'larıyla..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Erkan Aydın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hürkuş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hürkuş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Hürkuş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Hürkuş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.