Belki de iyi ki...

Yaklaşık bir buçuk aydır bu sayfada sizlerle görüşmeyeli, defalarca kez güneş doğdu, gün nihayete erdi, sevinçler hücrelerimizi diriltti;  üzüntüler, ayrılıklar,  yenilgiler yerle yeksan etti.

Ardından yaşanan güzelliklerse ayağa kaldırdı ki iddia ediyorum daha da sağlam olur böylesi. Sizlere kaldığım yerden benim için anlamlı olan bir günde merhaba demek istedim. Bugün Ekim 8; varoluşumun 45. yılını karşılıyorum bu sabah sizler bu yazıyı okurken...

Bir tarafta gitmesini istemediğimiz yaz sıcaklığı, diğer tarafta her an yağmura dönüşecek aceleci  güz bulutları...

"İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin"  der üstad Erbaş. "Hüznün bütün koşulları hazır. Herşeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?" diye de sorar  "Ve Güz Geldi Ömür Hanım" isimli o muhteşem şiirinde...

Değil mi ki karşıtlıkların var olduğu, her şeyin karşıtıyla anlam bulduğu bir evrende yaşıyoruz. Bir yandan tükenip bir yandan da yeniden var olanların şahitliğini yapıyoruz. Hatta kimi zaman da öznesi olarak deviriyoruz günleri, ayları, yılları...

Karşıtlıklar ve değişim demişken Herakleitos'un  kulağını çınlatmadan olmaz. Zira kendisi evrende her şeyin zıttıyla anlam bulduğunu söyler  "Her şey değişir" savıyla. Ona ait olan "Aynı ırmakta iki kez yıkanamazsınız" sözü, evrende  kaçınılmaz olan değişimi anlatır. Yani aynı sandığın o berrak su bile aynı değil. Ben aynı ben değilim ve "Modern yaşam telaşı" denilen saçmalığın içinde, o çarkın bir parçası haline gelen sen;  nasıl aynı kalacaksın ki?

Hem  "Kötü hali" görmeden iyinin kıymetini nasıl anlayacaksın?

Sahip olduklarının kıymetini ancak kaybettiğinde farkeden, tabiri caizse, olduğunun "nankörü", olmadığının heveslisi sen, ben, o...

Haklıydı belki de Herakleitos; dinlenmeyi bile hoş kılan yorulmaydı ve doymayı hoş kılan açlık...

Bu arada yeri gelmişken söylemek isterim; kötü de iyi de bir arayışın neticesidir, insanın kendi hayatına anlam arayışının...

Varoluşçuluk  insanın inşasını anlatırken tam da bundan bahseder;  "Kendi kendini yaratmak, oluşturmak var etmek" der.

Bu inşa sürecinde ise kişi belki de hayatın içinde olan biten ne varsa gözünü kırpmadan, kendi gerçekliğinden uzaklaşmadan ve eylemlerinin sorumluluklarını üstlenmekten kaçınmadan yaşamalı.

Çünkü mermeri ağır ağır yontarak yeni bir "ben" çıkarır insan kendini oluştururken.

Zaman her şeyde acımasız ve  aceleciyken insanın olgunlaşma sürecinde ağır aksak ilerler üç ileri bir geri...

Tekamüle doğru inilen, binilen, beklenen duraklar bu var olma sürecinde  "olma" yolculuğunda birer öğretidir aslında. Zorluk, direnç ve mücadele her seferinde yeniden doğurur insanı.

Ne var ki samimice söylemek isterim  bunca yaşadım şimdi bildim, sağlık ne mühimmiş gerisi külliyen teferruatmış, hele mevzu evlatsa dünya bir yanaymış. Tam da bu sebepten bu yaz gösterdiğim direnci, zorluğa karşı dik durabilme çabasını hiç göstermemiştim daha evvel ömrü hayatımda.Tarihimde kayda, unutmak isteyeceğim bir yaz olarak geçsin bu da. Zira psikolojik dayanıklılık sınırlarım bu denli zorlanmamıştı bu yaşa değin, tanık olanlar bilir...

Peki insan kaç kez doğar?

Ben bir kez annemden, defalarca hayattan ve 40'lı yaşlarımın tam ortasından adım adım geçerken, kendimden doğdum.

Her sorun, her tanışma, tesadüf olduğunu düşündüğüm -belki de öyle olmayan- her karşılaşma, her yenilgi, çözümsüz sandığım her durum beni biraz daha büyüttü. Yaşam yolculuğumda  ruhuma iyi gelen insanlarla yürüttü.

Bu hayatta -itiraf edeyim ki- belki de fazla sevdim insanları, biraz da  yoğun, hatta kendi kul hakkıma girecek kadar  fazla merhametli ve incelikli, gerek yokmuş bunu da anladım ve kattım şahsıma.

En kızgın anlarımda bile iki kelam-ı kibara, bir çift gülen göze kandım, bunda yok sorun. Ne mutlu ki her güçlükten sonra  da bir kez daha yırttım kozamı bir kelebek misali...

Demek ki çok kez doğar insan, bir kez değil; içine ölüşlerini dirilterek, yaş aldıkça daha sûkün, daha güvenli ve emin ilerleyerek, eskiden somurttuğu, üzüldüğü  hatta ağladığı şeylere gülümseyerek bakalım buradan öğreneceğim ne olacak diyerek... Belki de her gün kendi içindeki aydınlanışa da "Günaydın" diyerek gitgide kendini daha çok sevip önemseyerek, "fenalıkları" aklının bir köşesinde tutup aynı konularda tekrar tekrar yenilmemeye özen göstererek, kin ve nefretten özgürleşerek kendi için istediğini başkaları için de isteyerek, ağır ağır olgunlaştıkça kendinden doğuyor insan her yeni gün...

O zaman hoşgel yeni yaşım; kalbime benzer insanlara rast getir beni bundan sonra, dahası al götür ömrümü eskitenleri ve lütfen hiç eksiltme çocuk heveslerimi...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Şahsenem Parlak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hürkuş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hürkuş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Hürkuş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Hürkuş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.