Üçüncü Gece

"Beni kapının eşiğinde tekmeliyor sanki. Dışarı atıyor, dışlıyor. Herkesi evin içine almış, şen kahkahalarını duyuyorum. Beni neden güldürmüyor? Almıyor içine, karışmama izin vermiyor, benimsemiyor, hatta besbelli sevmiyor. Tiksiniyor, tiksiniyor benden!" Bu abartılı yorumları artık iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Yanıma yatırdıklarından beri hayatla ilgili, kendisiyle ilgili konuşup duruyordu. Arada bir canım sıkıldığı için laf attığım oluyordu ama bu denli de konuşmasını beklemiyordum. Bu konuşmalar öğüt verme veya karşılıklı sohbet gibi değildi. Sürekli bir acıma halindeydi kendisine karşı. Kendisinin hem zavallı yavrusu, hem merhamet yüklü annesiydi. Bazen eleştirileri acımasızdı. Başkası olsa belki bir köşeye çekilip ağlardı. Fakat hayır, o kendisine dışarıdan bir gözle bakıyor, en kötü sözleri kendisine söylüyordu. Sonra tıpkı bir annenin evladının hatalarına bahaneler üretmesi gibi kendisini avutuyor, biraz olsun ferahlıyordu. Onu tanıdığım üç günde üç yıllık söz duymuş olabilirim. Hiç mi iyi bir şey olmazdı bu çocuğun hayatında? Bir kere mi sevilmemiş, bir kere mi bir işi becerememiş? Özel hayatını anlatmazdı, sanki bir kitap alıntısı okur gibi cümleler kurardı. Yattığımız servis psikiyatri servisinin iki kat üstündeydi. "Beni yanlış yere yatırmışlar," diyerek söze girdi ilk geldiği gece. Bunun gerçekten bir yanlış olduğunu düşünüp "nasıl yani?" diyerek sordum ameliyatlı kolumun üstünde yükselmeye çalışarak. Canımın acıdığını fark edince "şaka canım, kafam biraz dolu, psikiyatri olsaydı iyi olurdu," demişti. Rahatsızlığım büsbütün artsa da tebessümle karşılık vermiştim. Fakat artık bu üçüncü gece, artık dayanamayacaktım. Sonunda konuşmaya cesaret edebildim. "E biraz doğru. Korkak bir yapın var sanki. Cesur olmadığından bir şey becerememiş olabilirsin." Dönüp bana bakışı kalbimi yerinden çıkaracaktı. Katta kimsecikler yok. Ya bana saldırsa, ya şimdi gösterse o cesareti? "Beni ne kadar tanıyorsun?" Soğuk, mesafeliydi. "Üç günde o kadar konuşunca biraz tanımaya başladım." Gözlerimin içine içine bakıyordu. Gözlerinden cesaret aldım. "Sürekli bahane üretiyorsun. Yok şu olmadı, yok bu olmadı. Yok hayat beni evine almadı. Sen bir kere hayatın kapısını çaldın mı? Kaç yaşına gelmişsin, elin ekmek tutar mı o bile belli değil. Çok kitap okumuşsun, çok film izlemişsin. Şimdi de gerçeklerle yüzleşmeye katlanamıyorsun." Yorganı tuttuğu gibi yere fırlattı. Belki her şey bir saniye içinde oldu. Boğazıma yapıştı. Öyle bir yapıştı ki, öleceğimden eminim. Gözleri gözlerime sabitli az önceki gibi. Nefesini tuttuğundan olsa gerek kızarıyor, ağzı küçülüyor. Bu boğuşmaya rağmen yüzünde sinirli bir ifadeye rastlayamıyorum. Bana kızmamış da sanki elleri ondan bağımsız hareket ediyor. Yani öylesine beni öldürmeye çalışıyor. Ameliyatlı kolumu hareket ettiremediğimden karşılık vermem mümkün değil. Son anda kontrole gelen hemşire hastaneyi ayağa kaldırıyor. Böylece zor da olsa kuvvetli ellerini boynumdan ayırıyorlar. Ufacık boyuna rağmen adamlar onu zar zor götürüyor, giderken bana bir daha bakıyor. Bıyık altından gönderdiği gülümsemeyi alıyorum. Hemen anlıyorum boğazıma neden sarıldığını. Aynı gece psikiyatri servisine yatırıldığını öğreniyorum. İki ay sonrasında haberlerde bir evin kundaklanmasından dolayı şüpheli olarak gözaltına alındığını, akli dengesi yerinde olmadığından dolayı serbest kalmasını izliyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Kübra Aleyna Çolak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hürkuş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hürkuş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Hürkuş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Hürkuş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.